Fahreddin ALTINTAŞ

Uşşaki Şeyhi (K.S.A)

ZUHURAT

Pazar köyünde oluruz  HAcı Annein yakınları akrabaları ve torunları hepsi bir aradalar. Bizden aralarına karışık, hoş beş izzet ve ikramdan sonra hep bir araya oturduk. Hacı anneden bize haber verniz sizi buraya çağırdık zahmet ettirdik kusura bakmayın, onu çok göresimiz geldi, ne olur ondan bize haber ver.

Aman kardeşlerim iszler hacı anneyi benden çok iyi bilirsiniz asıl sizin bana haber vermemiz lazım ben sizin kadar bilememki onu derken Çacuş ebenin Melahat söze karıştı.

Aman ağabeycim ahcı anneyi sizin kadar kimse anlayamamış ben bunu sonradan  anladım, şimdi gece, gündüz ağlayamamıi ben bunu sonradan analdım. şimdi gece, gündüz ağlayor göz yaşı döküyorum. Bir şaşkınlık içindeyim. Çok üzülüyorum, sizinle sık , sık görüşemiyoruz, bizim halimiz ne oalcak, niçin alakadar olmuyorsunuz. Arkasından Züleyhada ağlayarak türlü türlü sitemler yağdırrıyorlardı hepsini sakin, sakin dinledikten sonra Melihaya hitaben:

Kardeşim hacı annenin malına, mülküne, parasına yani dünyalığına: oğlu,kızı, yakın akrabaları varis olurlar ve aralarında bunu paylaşa bilirler. Bu Allahın bildirdiği bir haktır. Fakat ilmine gelince anunda malı gibi gibi aranızda paylaşamazsınız. Çünkü onun talibi ve varisi çoktur. Kadiri, Nakşi, Uşşaki, Bayrami, Mevlevi, Bektaşi, denilmez ve ayrılmaz herkes nasibi kadar varis olur ve hk alır. Melihha:

Öylese siz niçin çok aldınız ?

Ben herkesten fazla aldığımı zannetmiyorum, siz fazla görüyorsanız o sizin irfanınızdır. Dediğim gibi benim de nasibim demek miki varis oldum.

Bunun için üzülmeyin Allah istediğini istediği kdar versin Allah buna mukadderdir. ve ilminin sonu yoktur. O öyle bir Allahtır ki, herşeye gücü yeter ve kadirdir. O anda hacı anne zuhura geldi.

Ah benim güzel evladım, sizin böyle diyeceğinizi biliyorduk zaten Allahı bilmek isyetenlere ne güzel söz değilmi dedi. Bir erkek sesi cevap verdi. (Çok güzel çok hoşuma gitti ço güzel bir cevap) öyledir oğlum Alalh her şeye kadirdir. Sesin geldiği tarafa yüzümü çevirip bakyımki, şeyh Ethem efendi hürmette kusur etmemeye çalışarak tazim ile ellerinden öptüm. Göz göze bir dalıştan sonra Hazrette Fakirin gözlerindne öptü aferin oğlum. Bizi çok memnun ettin Allah ta seni memnun etsin. Allah ve Resullulah’ ta sziden hoşnut ve razı olsun evladım.

Haydi Züleyha tut Fahrittin oğlumuzun elindne de Hazreti Pire götürelim dedi ve sağ elimden tuttu hacı annede sol elimden tuttu Bismilalh ya Allah ya Resuli pirim destur, hazreti pirin huzurundayım onlar yo etrafımda garipsedim içim ürperdi. O anda hazreti pit tatlı bir tebessümle ,

-Hoş geldin evlat, benim Fahri oğlum.

Hemen elimden tuttu, bir kaç adım attı. Bir kapı açıldı, içeri girdik,

– Pir efendiler Fahri oğlumuz gelmiş huzurunuza getirdim.

Hepsi birden bana doğru baktılar o an kendimden geçmişim.

-Hüsamettin !

sözü kulağıma geldi. Müthiş bir silkinme ile kendime geldim. Yanımda başka bir zat var, elimden tutmuş dikkatle gözümün içine bakıyor. Bu bakışlarla sanki eriyordum yine tek bir söz beni kendime getirdi.

– Hüsammettin efendi evlâdı imamlar huzuruna götürün.

Beraber yürüdük bir kapı ününde durduk.

-Bismallah

Dedi pir hazretler i diz çöküp eşiği öptü bizde peşinden aynısını yaptık. Kapı açıldı, girdik. Pir Efendi, usûl-i tazimle selâm verdi. Başta oturan nur yüzlü, top sakallı birisi, oturduğu yerden kalktı, bize doğru yürüdü. Evvelâ Pir Efendi’nin elini sıktı, gözlerinden öptü. Hazreti-i Pir hemen ayakalrını öptü, dizlerini öptü. Bende peşindne. Bu hâl bmyle olurken.

– Buyrunuz,  buyrunuz huzûr-u Peygamberî’ye gidelim. dendi

Hep berâber yüründü. Geniş bir yerde halka olundu. Halkanın tam ortasında Resûl-i Ekrem zuhûra geldi. Edeb ve erkânla selâmlandı. Bu arada Hazret-i Ali efendimiz, Pir Hazretleri ve fakir berâber Resûllullah’ın yanına vardık. Sıra ile elini öptük. Fakire hitaben:

– Allah yardımcınız olsun, Allah muhafaza etsin. Allah kemâlinizi artırsın oğul. dedi.

Yüzümğ okşadı, sırtımı sovadı. Bir nazar etti ve o anda orası öyle bir aydınlandı ki, târifi mümkün değil. Işık mı diyeyim nur mu … gözlerim kamaştı. Hiç kimseyi göremiyordum. Hattâ kendimi bile. Yavaş yavaş o ışık çekiliyor, zerre zerrekendime geliyoruım. Vücut yapımı aynen müşahade ediyordum. Işıklı, nurlu bir hâlde bütün uzuvlarını yerine geliyordu. ÖYle bir hâl ki, sanki, kendim kendimi inşâ ediyor. kendim kendimi zuhûra getiriyordum. Ağır ağır, sâkin  sâkin bir sessizlik içinde yeniden zuhûra geldim. Etrafıma baktım. kimse yok. Yapayalnızım. O anda -Allah- diyebildim. Bu “Allah” deyişle vücudumun her zerresi harekete geçti ve “Allah” kelimesini tekrarladı. Bu tekrarlaryış, öyle muntazam bir sırayla oluyordu ki, vücudumun merkez bir yerindne, yani kalen bütün vücuduma yayılıyor du. Ama sanki bir ateşti bu. Öyle bir yanıştı ki, tarifi mümkün değil. Bir daha Alalh demek istedim. Söyleyemedim. Bir tahammülsüzlük içinde kendimden geçmişim. Bu halde ruh âlemi, melekut âlemi, Cennet, Cehennem, Arş ü Kürs, Levh-i Mahfuz daha bir çok âlimin seyri ile sırrına âşina olundu.

G’aibden bir ses:

– Hakk-ı huzûr  dedi.

Duraklardık. Bir müddet sakin kaldıktan sonra.

– Peygamber-i İzâm

sözünü işittim. Âdem Aleyhisselam’dan Hazret-i Muhammed Mustafa (S.A.V) ‘ e kadar ne akdar peygamber geçmiş ise seyran olundu. Ve bir nur karşsında duruldu. Bir ses:

– Vazifenize dönünüz, Âlem-i İslam isiz bekliyor. Kormayın, Çekinmeyin! Allah sizinle beraberdir.

Hazret-i Fahr-i Cihan efendimiz zuhûra geldi:

-Haydi oğlum, kalbiniz selim, yolunuz nurlu olsun. Ve bu nurdan her bir talibe bahşediniz. Nura talip alanlar elbette ki doğru bize gelecektir. Aksi hal, zulmettir yavrum, sonu hisran ve nâr-ı cehennemdir. Dikkat ve rikketle anlatınız.

– Yâ Resûlallah! nurdan maksadınız nedir? dedim.

– Bunu size Hafız Efendi analtacak. dedi ve kayboldu.

O anda karşıma, Şeyhim olan Çanakkale Nağra Dergahı Postnişini Elhac MEhmed Tevik Efendi – nâm-ı diğeri Hafız Efendi- çıktı. Hemen ayaklarını, ellerini öptüm. Beni kucakladı, gözlerimden öptü. Ve şöyle dedi.

– Benim oğlum! Muhammedin nuru İlam olmak, Şeriat-ı Muhammediye’yye bağlı kalmak, Tariki’l Aliyye’ye müntesip olmak ve bu veçhile hakikat ve marifet sırlarına vakıf olmak, Kur’an’la amel etmek demektir. Böyle olacak olursa, Peygamber Efendimiz’in dediği nur insanda tecelli eder, nitekim sizdede tecelli ettiği gibi. Haydi oğlum, Allah yardımcın,Muahmmed şefaatçin olsun. Allah, iki cihanda aziz etsin yavrum, Selametle gidiniz.

O anda uyandım ki, rüyaymış.

Saate baktım. Tam sıfır üç imiş. Hemen abdest aldım. Allah rızası için iki rekat namaz kıldım. Selamdan sonra dersimle meşgül olmak istedim. Usül veçile, Peygamberimiz’in, Pirmiz’in. Şeyhimiz’in ve cümle gelmişlerin ve geçmişlerin mübarek ruhlarına hediye gönderip yad ettikten sonra istiğfar, salatü selam ,101 Tevhid okuduktan sonra Lafza-i Celal yani Allah demek istedim. Daha Allah demeden şiddetli bir deprem olurcasına vücudum sarsıldı. İçime bir hüzün geldi. Bu hüzün ile bir kere Allah dedim ve o an göz pınarlarımdan sanki musluğu açılan bir çeşme gibi yaşlar akmaya başladı. Niçin ağlıyordum? Bu ağlamanın sebebi neydi? Bu kadar göz yaşı nerde toplanmıştı? Hay retler içinde tekrar Allah demek istedim. Ne mümkün! LLh diyemiyordum. Sanki alev alev yanıyor gibiydim hemen secdeye kapandım. Bir şeyler söylemek, Rabbima yalvarmak, duada bulunmak, tazarru ve niyaz etmek istiyordum. Fakat önlüme bir şey gelmiyor, dilim bir şey söyleyemiyordu. Öylece secdede kalakalmıştım. Kendime geldiğim zaman güneş doğmak üzereydi. Hanımımın sesi kulağıma geldi.

– Efendi bu ne hal böyle? Saatlerdir secdede kaldın. O kadar uğraştım, kendine gelmedin. Sabah namazı geçiyor. Kalk nmazını kıl. diye güçlükle ayağa kaldırdı. Biraz kendime gelir gibi oldum. Öylesine tatlı bir sarhoşluk içindedim ki, tarif edilemiyor. Bu halde insan, tam bir şaşakınlık halinde oluyor. İşte o zaman diyor ki:

Ne varım ben ne yokum

Hem varım hem de yokum

Ten diyor ben dolaşıyorum

Can der, ben içinde yokum

Kalbim dostlar arasında

Çoktandır can canan yanında

Kınayıp söz edersin kardeş amma

Aşina değilsin demek ahvalime

Haklısın haklısın sitem yok sana haşa

Ah bir kere anlayıp anlatabilsek

Seni öyle beni böyle yapan ğsadıma

Bir gün olup ereceksin elbet esrarına

 

Fahri derki işte bu sözüm gerçek

Ölmüşe denmez ki gayri bu ölecek.

 

Categories: Yazılar