Fahreddin ALTINTAŞ

Uşşaki Şeyhi (K.S.A)

Bilgilendirme

Âlemlerin Rabbi olan Allahü Teâlâ’ya hamd olsun. O’nun sevgili Habibi Muhammed Mustafa’ya ve O’nun âline, ezvâcına, ehl-i beytine, ashabına ve ahvâdına sonsuz salât ve selâm olsun.

Fahreddin Efendi, 1919 (1335) tarihinde Kızılcahamam’ın Üçbaş Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Babası Seyyid Ali Efendi, annesi Kâmile Hanım’dır.

Seyyid Ali Efendi, Geredeli Hacı Emin efendi nâmında büyük âlim ve velînin rahle-i tedr’isinde yetişmiş, müderrislik icâzetnâmesi almıştır. Seyr ü sülûkunu da, Nakşî ve Kadirî tarîkatlarında tamamlayan Seyyid Ali Efendi, ilmi ile âlim bir zattı. Yetitiği ve yaşadığı çevrede birtakım kerâmetleri bilinmektedir. Seyyid Ali Efendi’nin kendisini çok iyi gizleyen biz zat olduğu söylenmektedir.

Fahreddin Efendi, ilk dinî bilgisini babasından almıştır. İlkokuldan mezun olunca, ilim tahsilinin ikmâlini değil, şöförlük mesleğini seçen Fahreddin Efendi, genç yaşta hayata atılmıştır. Aynı köyün eşrâfından, âlim ve aynı zamanda köyünün hatibi durumunda bulunan Molla Mehmed’in -diğer adı Atik Hoca – Nuriye isimli kızı ile evlenmiş; bu izdivaçtan, Makbûle, Nursel ve Melek isimlerinde üç kızı dünyaya gelmiştir. Yıllarca şöförlük yaptıktan sonra Bağ-Kur’dan emekli olmuş ve kendini uzlete vermiştir.

Tasavvufa ilk dâhil oluşlarını şöyle naklederler:

Aynı köyden çok yakın arkadaşı olan Yusuf Koç (merhum) askere gider. Askerlik devam ederken, Uşşakî Tarîkatı şeylerinden ve Nağra Derğahı Postnişîni Hacı Tevfik Özel Efendi ile tanışan Yusuf Efendi, el alarak Uşşakî Tarikatı’na dâhil olur. Askerden döndükten bir süre sonra arkadaşı Fahreddin Efendi’nin de el almasını arzu ederse de bir türlü cesâret edip ona açılamaz. Yine bir gün iki arkadaş berâber dolaşırlarken Fahreddin Efendi’nin ağzından gayr-i ihtiyârî  şu mısra dökülüverir:

“Mekteb-I irfâna girdim, eyledim bir kerre âh

Tekke-I Uşşâk içinde etmedim aslâ günah”

Bunu duyan Yusuf Efendi şaşırarak, bu tarikata ne zaman girdiğini sorar. O da, tarikatta falan olmadığını söyler. Arkadaşı, “Nasıl olur? Ben sana bunu günlerdir açıklamak istiyordum, halbuki senin söylediğin beyit beni hayrete düşürüdü.” der. Kendisinin Tevfik Efendi’den ders aldığını anlatarak “Senin de el almanı çok arzu ediyorum, gel sen de al, berâber çalışalım” der. Fahreddin Efendi, nakline şöyle devam ediyor: “Kendi kendime düşündüm. Ben Allah’a inanıyor muydum? Evet, inanıyorum, fakat onu görmemiştim. Ben Peygamber Efendimiz’e inanıyor muydum? Evet inanıyordum fakat O’nu da görmemiştim. Allah ve Resûlü için gaibe iman etmiştim. O hâlde Şeyh Efendi’ye de görmeden inanmalı idim. Nitekim ondan el almayı Kabul ettim. Durumu, mektupla, Çanakkale’de bulunan Şeyh Efendi’ye yazdık. Gelen mektubundan, Yusuf Efendi’ye Yusuf Cemâlî diye hitâp ederek, “ Fahreddin oğlumuz bizi görmeden teslim olup rıza göstermiş, biz de onu evlatlığa Kabul ediyoruz. İsmi, Fakri Fahri olsun. Size telkin ettiğimiz gibi siz de ona telkin edin ve azim ile çalışın” diyordu. Fahreddin Efendi, böylece Uşşakî Tarikatı’na intisap edip:

Aşktan atım vardı tevhidden gürzüm

Dâim Hakk’a bağlar dervişler özün

Emmâremi pare pare eyledim

Yedisinden birini yol eyledim

Diyerek büyük biz azimle seyr ü sülûkuna ve nefsi ile mücâdelesine başlamıştı. Bilâhare, Allahı aramaya koyulan Fahreddin Efendi’nin bu arayışını şu mısralarında görüyoruz:

Mollaya sordum hocaya sordum

Bilmezük dediler, müftüye sordum

Kendimde bulmaya ben karar verdim

Arayıp bulmuşa kurban olayım

Deryâda değil gölde dediler

Sahrada değil çölde dediler

Beyhûde dolaşma kulda dediler

Ben de kul oluben kendim bileyim

Aşk, ferâgat ve sadâkatle çalışarak çok kısa bir zamanda büyük merhaleler katetmiştir. Mehmed Tevfik Efendi ‘yi dünya gözü ile hiç görmediği hâlde derslerini hep, âlem-I mânâda o değiştirmiştir. 1945 yılında Tevfik Efendi, Hakk’a yürüyünce( Kabri İstanbul Edirnekapı Şehitliği’ndedir) mânevi terbiyesi, büyük kâmillerden Jinekolog Dr. Hâlid Üzel’e ve ondan sonra da Hâlim Gençoğlu’na verilmiştir. Onların terbiyesi altında seyr ü sülûkunu ikmâl eden Fahreddin Efendi, Halim Gençoğlu’nun Hakk’a yürümesi ile Şeyhlik Makamı’na getirilmiştir. Zamânın en seçkin şeyh ve velileriyle zâhir âlemde görüşerek onların himmetlerine mazhar olmuştur. Âlem-i mânâda ise on iki tarikatın Pîrinden de destûr almış, Velâyetini hepsi de tasdik etmiştir.

Onun kerâmetlerinden bahsedenler olmuştur. Onlardan bir kısmının nakledilmesi belki, bir hakkı teslimdir fakat onun şu sözleri, bu nakillerin yapılmasını men etmektedir.:

“Mürid olmak isteyenler sülûke şu hâl üzre başlarlar:

  1. Ben öyle olmalıyım ki, âlem beni bilsin
  2. Ben öyle olmalıyım ki, âlemi bileyim
  3. Ne ben âlemi bilmeliyim, ne de âlem beni bilmeli. Yalnız ben kendimi bilmeliyim.

İşte evlat biz bu üçüncüsünü seçmişiz. O çerçeveden çıkmamaya ve sâdece kendimizi bilmeye gayret ediyoruz. Bizim şanla, şöhretle, övünme ile bir muhabbetimiz yok.”

“Hulûsun tam ise kendini gizle

Kendini, kendi hamammında temizle

Şan, şöhret gözetmek hep boş emektir

Yenilmek dünyâda yemek demektir”

Allah bizlere de kendimizi bilmeyi nasip ve müyesser kılsın diyerek Fahreddin Efendi’nin “Benden Bana Sesleniş” adını verdiği münâcatını ve iki zuhurâtını sizlere nakletmekle yetineceğiz.

Halit ÖZÇELİK

Categories: Yazılar